SEN GİDERKEN
Sen giderken her şey yerli yerindeydi aslında.
Saçlarım biraz dağınık, sakallarım uzamış olsa da,
Yüreğimin nerede çıkardıysam orada olduğunu biliyordum.
Günler, saatler, hatta dakikalar geçmek bilmese de,
İyi yönleri de vardı aslında yalnızlığın.
Mesela içmek istemediğim hâlde illa bir bardak çay daha diye ısrar eden bir ses yoktu artık hayatımda.
İnanır mısın, geceleri üşüyerek uyanmıyorum, çünkü ne yorganı üzerimden çeken,
Ne de iyi bilirsin, ben asla horlamam ama inatla horladığım için beni uykumdan uyandıran biri de yok yanımda.
Market alışverişlerim her geçen gün biraz daha seyrekleşirken, tek başıma bitiremem diye alamadığım bir çok şey vardı artık.
İnanmayacaksın belki ama fazla kilolarımdan kurtuldum. Haklıymışsın, insan isteyince zayıflayabiliyormuş; her nefeste bir tutam yalnızlık yetiyormuş aslında.
Biliyor musun, televizyonun kumandası, koltuğun en sevdiğimiz köşesi bana, sadece bana ait artık. O küçücük koltuğa iki kişi sıkışmak çok da akıllıca değilmiş galiba.
Kitabın en can alıcı, filmin en heyecanlı yerinde durup dururken gelip de öpen biri olmayınca
Hiçbiri yarım kalmıyor, nasıl bir mutlulukmuş, nasıl bir mutluluk bu, inan tarif edemem sana.
Hafta sonları her zamanki gibi iniyorum sahile, takıyorum kulaklığımı ve hafif tempoda yürüyorum.
Yürürken müzik dinlemek, seninle birlikte ya da telefonda konuşarak yürümekten çok daha keyifliymiş; hem de "senin istediğin, benim istediğim" demeden, sevdiğin müziği dinlemek, şarkı bitmeden bir diğerine geçmek, "kulakların çınlasın, çocuklaşma," derdin ya,
Ben doyasıya çocuklaşmayı özlemişim oysa. Görmeni çok isterdim, lanet olsun, keyfime diyecek yok bu ara. Sanırım sende de en az benim kadar her şey yolunda.
İyi ki ayrılmışız be, bekârlık sultanlıkmış sonuçta.
Bilirsin, hafızam çok iyi değildir, ama sanırım dokuz Kasım'dı, saat yediyi ya beş geçiyordu ya da altı, hava yağdı yağacak gibiydi.
Kahveni bu sefer çok hızlı içmiş, sigaranı iki nefeste bitirip "artık kalkmam gerekiyor," demiştin.
Siyah kazağın vardı üstünde, o bir türlü sevemediğin kazağın; aslında kazakla herhangi bir alıp veremediğin yoktu, bilirim, "siyah matem rengi," derdin, ama o gün neden giydiğine hiç anlam verememiştim.
Gözlerinden iki damla yaş süzülmüş ve hemen kalkıp uzaklaşmıştın yanımdan.
Bilirsin işte, hafızam pek iyi değildir, dakikası dakikasına hayal meyal hatırlıyorum ben de o günü.
Senden sonra bir kaç saat kalkamadım oturduğum yerden, bir kaç saat, ve bir kaç gün eve uğramadım.
Sokak sokak dolandım gezdiğimiz yerleri, bakma hâlâ dolanıyorum aslında, bitmedi biliyor musun, hâlâ gidemediğim bir çok yer var; çok değil aslında, iki sene dört ay on iki gün oldu ayrılalı, sanırım üç saat sekiz dakikası da var.
Tamam tamam, söylenme, söylenme, hemen, takvimini tuttuğum yok, hiçbir şeyin aklımda kalmış sadece.
Dün bir değişiklik yapıp bir an olsun düşünmemeyi denedim seni, "bir an," deyip geçme sakın, çok uzun sürdü.
Sonra kendimle takışıp seninle yatıştırdım etraftaki benleri. Yaza çize saçmalıyordum belli ki, ve toparladım aklımdan geçenleri.
Eğri oturup doğru konuşma vakti gelmişti evet, kim bilebilir, belki de biz bilememiştik birbirimizin kıymetini,
Oysa ne kadar zor olabilirdi ki "seni seviyorum," demesi saatler, seni gösterip yalnızlık nefesimi kesti keseli, çıkardığım yerde bulamıyorum yüreğimi.